Birilerini kızdırma pahasına söylüyorum: “Sosyal demokrat” dediğimiz şey, çoğu zaman radikal vaatlerle başlayan, orta yolda tökezleyip statükonun makyajına dönüşen bir siyaset dili. Bir ayağı meydanda, öteki ayağı teknokrat masada. İyi niyetini inkâr edemem ama sonuçta ortaya çıkan, ne sermayeyi gerçek anlamda dizginleyen ne de emeğe kalıcı güvence veren bir “arabuluculuk ideolojisi.” İşte tam da bu yüzden “Sosyal demokrat ne anlama gelir?” sorusu, bugünün krizinde yeniden, yüksek sesle sorulmayı hak ediyor.
Sosyal demokrat ne anlama gelir? Tanım, kök ve bugüne düşen gölge
Sosyal demokrat, tarihsel olarak piyasa ekonomisini tümden reddetmeden, onu refah devleti kurumlarıyla sınırlayan ve toplumsal adaleti artırmayı hedefleyen siyasal çizgiye mensup kişi demektir. Sendikal haklar, kamu hizmetlerinin yaygınlaştırılması, ilerici vergilendirme, sosyal güvenlik ağları… Klasik sözlük tanımı böyle. Peki 2025’te bu tanım, hâlâ sahici mi?
Sosyal demokrasinin kurucu aklı, savaş sonrası dönemin “yüksek büyüme + güçlü sendikalar + kamusal yatırım” üçlüsünde serpildi. Ancak küreselleşme, finansallaşma ve dijitalleşme çağında aynı araçlarla aynı sonuçları üretmek mümkün değil. Sorun şu: Birçok sosyal demokrat parti, yeni araçlar icat etmek yerine eski reçeteleri daha düşük dozla yazmaya devam ediyor. Sonuç: Seçmende hayal kırıklığı, iktidarda atalet.
Güçlü yönler: Neden hâlâ cazip?
Adil olalım. Sosyal demokrasi, eşit yurttaşlık fikrine kurumsal bir çerçeve kazandırdı. Kamu sağlığı, eğitim, emeklilik sistemleri… Bunlar tesadüf değil, örgütlü bir siyasetin ürünü. “Sosyal demokrat ne anlama gelir?” sorusu, yalnızca tutarsızlıkları değil, kazanımları da içerir. Bu çizgi, acımasız piyasa dalgalarına karşı can simidi oldu; sosyal patlamaları önledi; demokratik uzlaşı kültürü üretti.
Ama soru şu: Bugünün yapay zekâsı, platform ekonomisi, iklim krizi karşısında, bu can simidi hâlâ suyun kaldırma kuvvetini hesaplıyor mu?
Zayıf yönler: Arabulucunun trajedisi
Sosyal demokrasinin kronik zaafı, kendi başarısının kurbanı olması. Refah devletinin normalleştiği yerde, sosyal demokratlık “yönetmeyi bilmek”e indirgeniyor; dönüştürücü siyaset olmaktan çıkıp kriz yöneticiliğine dönüşüyor. Bu, üç yerde çarpıyor:
1. Vergi adaleti: Zenginlik vergisi konuşulur, uygulanmaz; vergi tabanı genişler, servet yerinde kalır.
2. Emek rejimi: Esnek çalışmaya “uyum” adı altında meşruiyet verilir; güvencesizlik kural hâline gelir.
3. İklim politikası: Yeşil dönüşüm slogan olarak parlak, finansmanı ve sınıfsal adaleti belirsiz.
Soru kışkırtıcı ama meşru: Sosyal demokrat ne anlama gelir, eğer büyük sermayeye dokunmadan eşitlik vaat ediyorsa? Bu, bir çelişki değil mi?
Tartışmalı noktalar: Üç kırılma hattı
1) Kimlik–sınıf gerilimi
Sosyal demokrasi, kimlik haklarını savunmakta çoğu zaman öncü oldu. Ne var ki sınıfsal eşitsizliği ihmal ettiği her an, sağ popülizme alan açtı. Soru: “Çoğulculuk” adına sınıf siyasetini yumuşatmak, eşit yurttaşlık fikrinin altını mı oyuyor?
2) Devlet kapasitesi vs. piyasa bağımlılığı
Refah devleti için yüksek devlet kapasitesi gerekir. Ancak küresel tedarik zincirlerine bağımlı, vergi rekabetiyle delik deşik olmuş ekonomilerde bu kapasiteyi nasıl kuracağız? Soru: Sosyal demokrat ne anlama gelir, eğer çok uluslu sermayeye bağımlılığı kabullenmekse?
3) Teknoloji politikası: Kullanıcı mı, yurttaş mı?
Platform devleriyle “kamu–özel ortaklığı” fetişi, sosyal demokrasiyi dijital tekelcilik karşısında edilgen kıldı. Soru: Veri egemenliği ve yapay zekâ regülasyonu olmadan eşitlik mümkün mü?
İddia–pratik makası: Neden kapanmıyor?
İki neden: İlki, seçmen koalisyonunun çeşitliliği. Hem beyaz yaka hem mavi yaka, hem kentli liberal hem kırsal emekçi… Tümünü aynı programda tutmak zor. İkincisi, ulus-ötesi güçlerle pazarlık kapasitesinin sınırlılığı. Tek tek ülkeler, finansal piyasalara karşı kırılgan. Bu gerçek, sosyal demokrasiyi “dengeci” yapıyor; denge ise çoğu kez değişimin düşmanı.
Peki ya yeniden icat? Somut, ölçülebilir hedefler
Sosyal demokrasi ya yenilenir ya nostaljiye dönüşür. Yenilenmenin asgari şartları:
Servet ve rantiye vergisi: Gelir değil, servet hedeflensin; vergi haritaları şeffaflaştırılsın.
Evrensel taban hizmetler: Nakit transferi yerine kamusal altyapı (barınma, ulaşım, bakım).
Çalışma hakkının yeniden tanımı: Platform emekçileri için eşit işe eşit hak, sendikal dijital örgütlenme.
Yeşil sanayi stratejisi: Yerli üretim–adil geçiş paketleri, enerji yoksulluğunu azaltan tarife mimarisi.
Dijital egemenlik: Veri kooperatifleri, kamuya ait açık modeller, tekel kıran rekabet hukuku.
Provokatif soru: Bunlar yoksa, sosyal demokrat ne anlama gelir? Sadece “iyi yönetim” mi?
Okuru kışkırtan final: Orta yol mu, yeni yol mu?
Sosyal demokrat olmak, yalnızca niyet beyanı değildir; çıkar dengelerini bozma cesareti ister. Eğer zenginlik vergisi konuşuluyor ama erteleniyorsa, emek güvencesi vaat ediliyor ama platformlarda yoksa, iklim adaleti dillendiriliyor ama faturası alt sınıflara kesiliyorsa; o zaman sosyal demokrasi, krizi idare eden kibarlık olarak kalır.
Şu sorularla tartışmayı açıyorum:
Eşitsizliği “yönetmek” mi istiyoruz, yoksa adımı atıp kaynak dağılımını değiştirmek mi?
Sosyal demokrat ne anlama gelir, küresel devlerle restleşme iradesi yoksa?
Kamunun dijital kapasitesi olmadan, refah devleti 2.0 yalnızca bir illüzyon mu?
Son söz: Sosyal demokrasi ya adaleti kuran sert bir siyaset olur ya da yumuşak bir statüko. Tercih, kelimelerin değil, fatura kimin cebinden çıkacak sorusuna verilen somut cevabın.